All for Joomla All for Webmasters

PROF. DR. NİMET YILDIRIM ÇEVİRİLER

FARSÇA'DAN TÜRKÇEYE ÇEVRİLEN ŞİİRLER

 

Söylenmemiş şiir

Bir şiir var gönlümde;

Sevdiğim ama söyleyemediğim bir şiir,

Söylemek istediğim ama söylemek istemediğim bir şiir,

Bakışlar gibi kalıplara sığmayan bir şiir,

Sessizlik gibi dudaklarda tıkanıp kalmış bir şiir,

Hayatın sevdası ve ölümün korkusu bir şiir,

Feryat, korku ve çığlık dolu bir şiir,

Gurur gibi yüksek, serkeş bir şiir,

Alev ateş bir şiir!

 

Bir şiir var gönlümde,

Kelimeler, arzu, iniltiyle dolu olmayan bir şiir.

Ateş kesilmiş bir şiir.

Eriten beni, yakan bir şiir

Kin, intikam ve kükreyiş dolu bir şiir.

Kulaklarına kimsenin tanıdık gelmeyen bir şiir.

Hiçbir isme bağlılığı kabullenmeyen bir şiir.

 

 

Bir şiir var gönlümde;

Sevdiğim ama söyleyemediğim bir şiir,

Şimdilerin bir şiiri,

Geçmişin bir şiiri.

 

Nâdir-i Nâdirpûr (1929-2000)

 

Yolcu

Haberin var gönül yaramdan sanki ey yolcu,

Yükselen her inilti sinenden bir kıvılcım saçıyor.

 

Yoksa geçti duvarın üzerinden bu ateşim de,

Döküldü mü gönül eteklerine bir yolcunun?

 

Yoksa haber mi aldın yalnızlık gamımdan da,

Ağıt yakarsın gam ortağım gibi gece yarısı?

 

Yoksa aşk gülşeninden mi geldin ey sarhoş bülbül,

Yok böyle can yakan inilti hiçbir insanda?

 

Benim ahımdan eğer böyle perişan olduysan,

Neden yok dilberimde bu ahtan bir eser?

 

Söyle gönlünü kaptırmış gece yolcusu neden yok huzurun?

Kimin yolunda böyle siperlerdesin gece yarısı?

 

Sen ey güzel sesli kuş tutsaksın benim gibi,

Ağlıyorsun, yorgunsun, perişansın bak kolun kanadın yok.

 

Geçiyor senin de gecen feryad ve figanla,

Sen de arzusundasın, ötsün diye bülbülün.

 

Doldurdun sırları içine de yoksa ondan mı böyle feryadın

Ondan mı haykırırsın gamını her köşede her mecliste?

 

Yavaş geç biraz nolur, ey gece yolcusu bu mahalleden

Merhemi çünkü nağmelerin bir ciğer yarasının

 

Gecenin sessizliğinde, kendi karanlığında ve yalnızlık çölünde

Rahat tut gönlünü korkma hiç tehlikeden

 

Duvar ve kapı değil yolda gördüğün her şey

Ne gören gözler var bak duvarlar arkasında

 

Yoldaşın bir gönül var bak burda söyler aynı nağmeyi

Sade feryat, inilti yok ki başka hüneri

 

Anlat seni hikayemi gamımın bu iniltili nağmelerinle

Menzilinden geçersen sen eğer sevgilinin

 

Sor ona: “ey uykulara dalan, bu gece yarısı kim

Hatırlayarak seni kapatmış uykunun yollarını yaşlı gözlerle”?

 

Sor: “Ey uykulara dalan, öldürdü beni gam, anla Allah aşkına

Yok senin aşkından başka benim bir günahım”

 

Pervin-i Bamdad

 

Aydınlık ufuk

Bulacağız biz güvercinlerimizi yeniden bir gün,

Ve tutacak güzelliğin elinden sevgi.

 

Bir gün en küçük şarkı öpücük olacak.

Ve her insan,

Her insan için,

Kardeş olacak.

 

Artık insanların kapılarını kilitlemedikleri bir gün,

Karışmıştır kilit efsanelere

Ve gönül,

Yeterlidir yaşamak için.

 

Her sözün anlamının sevmek olduğu bir gün

Son söz için söz peşinde koşmayasın diye.

 

Her sözün ahenginin yaşamak olduğu bir gün,

Ben son şiir için kafiye arama sıkıntısına düşmeyeyim.

 

Her dudağın bir şarkı olduğu bir gün,

En küçük şarkı öpücük olusun diye.

 

Senin geldiğin, gitmemek üzere geldiğin bir gün.          

 

  Ahmed-i Şâmlû (1925-2000)

 

Yeryüzü Ayetleri

O zaman

Güneş soğudu,

Yeryüzünden bereket kalktı.

 

Bitkiler sahralarda kurudu.

Balıklar denizlerde kurudu.

Toprak artık ölülerini

Kabul etmedi

 

Artık kimse aşkı düşünmedi.

Artık kimse fethi düşünmedi.

Hiç kimse,

Artık hiçbir şeyi düşünmedi.

 

Yalnızlık mağaralarında,

Anlamsız varlıklar geldi dünyaya;

Esrar ve afyon kokusu veriyordu kan,

Hamile kadınlar,

Başsız çocuklar doğurdular…

Ne acı ve karanlık günler,

Risaletin o şaşılacak gücünü

Yenilgiye uğratmıştı ekmek.

 

İnsanlar birbirlerinin boğazlarını

Bıçaklarla kesiyorlardı.

Kandan döşekler içerisinde,

Çocuk yaştaki küçücük kızların

Irzına geçiyorlardı.

 

Furûğ-i Ferruhzâd (1934-1966) 

 

Üzülme

Döner yine Kenân’a kaybolan Yûsuf, üzülme

Üzüntüler kulübesi gül bahçesi olur bir gün, üzülme

 

İyileşir durumun ey gam çeken gönül kaygılanma

Geçer bu çılgınlığın, sakinleşir başın, üzülme

 

Dönmese de felek bizim arzumuzca iki gün

Bir kararda kalmaz devran her zaman, üzülme

 

Gelirse ömrün baharı, yine çimenler üstünde

Başına gülden şemsiye çekersin ey bülbül, üzülme

 

Ümitsiz olma sakın ha, bilmezsin gaybın sırrını

Perde ardında olur gizli oyunlar, üzülme

 

Ka’be aşkıyla çölde yürüyeceksen eğer

Batsa da ayağına muğîlân dikeni, üzülme

 

Sevgilinin ayrılığında, rakibin sıkıntısında halimizi

Bilir hep halden hale sokan Allah üzülme

 

Söküp götürürse de yokluk seli varlık temellerini ey gönül

Kaptanın Nûh ya, korkma tufandan, üzülme

 

Konak tehlike dolu, hedef çok uzak olsa da

Sonu olmayan bir yol yok, üzülme

 

Yoksulluk köşesinde, karanlık gecelerin yalnızlığında Hâfız

Oldukça virdin dua ve Kur’ân üzülme.

 

Hâfız-i Şîrâzî

 

 

 

Akıl

  Hükümdarların tacı akıl,

  Ünlülerin süsü akıl.

 

  Ölümsüz bir canlı bil aklı,

  Hayatın sen özü bil aklı.

 

En iyisi Allah’ın sana verdiklerinin akıl,

En iyisi aklı övmek yürünecek yolların.

 

Kılavuz akıl, gönlü ferahlatan akıl,

Her iki dünyada elinden tutan akıl.

 

Mutluluk da ondan, üzüntün de ondan,

Artışın da ondan, azalışın da ondan.

 

Aklı karanlık, insan aydın ruhlu,

Olamaz asla hiçbir zaman mutlu.

 

Aklı önüne koymadan yürüyen kişinin,

Yaralanır gönlü yaptığı işten dolayı.

 

Akıllı deli der ona,

Yakınları, yabancı der ona.

 

Onunla yükselirsin iki dünyada,

Bağlanır ayakların, bağlıysa eğer aklın.

 

Gözüdür canın akıl, eğer dikkat edersen,

Gözü olmadan canının yaşayamazsın sen.

 

İlk yaratılan akıl, tanı onu,

Canın koruyucusu o, öv onu.

 

Sensin dünyayı kuranın yarattığı,

Bilirsin hep gizliyi ve açığı.

 

Kendine kılavuz al sen hep aklı,

Yakışıksız şeylerden onunla koru canını.

 

Ara doğru yolu sen bilgelerin sözüyle,

Dolaş dünyayı, herkese söyle.

 

Her bilgeden söz dinlesen de,

Öğrenmeden kalma geri bir an bile.

 

Bir dalına ulaşsan da sen sözün,

Bilesin ki; gelmez sonu bilginin.

 

Firdevsî-yi Tûsî

 

 

 

İsyan

Dudaklarıma suskunluk kilidi vurma

Söylenmemiş hikayem var gönlümde

Ayağımdan ağır bağları çöz

Bu sevdadan dolayı perişan gönlüm

 

Gel ey adam, ey bencil yaratık

Gel, aç kafesin kapılarını

Bir ömür boyu beni zindana tıktıysan da

Şu bir nefes için salıver artık beni

 

Ben o kuşum

Çoktan beri kafasında uçma sevdası olan o kuş

Daracık göğsümde iniltiye dönüştü şarkım

Tükendi hasretle günlerim

 

Dudaklarıma suskunluk kilidi vurma

Söylemem gerekir sırlarımı

Duyurmam gerekir bütün dünya insanlarına

Ateşli sesimin yankılarını

 

Meltem öpücük aldı benden binlerce

Binlerce öpücük bağışladım güneşe

Senin gardiyan olduğun o zindanda

Bir tek öpücükle sarsıldı bir gece varlığım

 

Gel aç kapıyı, kanat çırpayım

Şiirin aydınlık gökyüzünde

Bırakırsan beni uçmaya

Bir gül olacağım şiir bahçesinde

 

Furûğ-i Ferruhzâd

 

Ne Oldu?!

Sözü vardı bize suskun dudaklarının ne oldu?!

Yıllanmış şarabı vardı aşk kadehinin ne oldu?!

 

Kaldı aşk ayakları altında arzuların, Allah aşkına,

Ferhâd, Şirin ağızlı sevdasındaydı ne oldu?!

 

Gül harmanı misali yok oldu bütün arzular.

Çimeni vardı bu hasret vadisinin, sahi ne oldu?!

 

Gölge salmış bu hazan vurmuş bağa sessizlik,

Sözü vardı bülbülün gönlüyle gül dudağının ne oldu?!

 

Yetişmez yakasına elim benim bugün gönlüm

El atmıştı bir nazik tenlinin eteğine ne oldu?!

 

İşlemedi hiç ağlamam taş kalbine senin

Mermeri deler geçerdi gözyaşım ne oldu?!

 

Hatırası o derbeder anların ne kutluydu

Sevdalıydı bir Hoten ceylanına gönlümüz ne oldu?!

 

Haber yok yardan, diyardan bu ğam gurbetinde

Sahi vatanı vardı bu avarenin ne oldu?!

 

Hüseyn-i Vefâyî 

 

Rubailer

 

Sözüm her zaman kulağında olsun!

Azığım şekerci dudağından olsun.

Aldığında bensiz eline saf şarabı,

Utan, ama yine de afiyet olsun!

 

Sabahladım arzunla nice geceler senin

Gördüm dudağının vuslatıyla nice mutlu günler senin

Gittin ve gece gündüz şimdi hep söyler dururum:

“Ey sevgilinin vuslat günü! Kutlu olsun gecen senin.”

 

Kan ağlasa da hicran gamıyla gönlüm,

Gamınla mutluluğum gamından daha fazla

Düşünür her gece Allah’ım derim:

“Hicranı böyle, ya vuslatı nasıldır?”

 

Ayağının toprağı, güneşin tacına değer,

Bir gün gamını çekmek ebedî ömre değer.

Şükür Allah’a ki; kestim umudumu senden

Bu umutsuzluk binlerce umuda değer.

 

Sordum güle: “Bulut neden ağlıyor?

Yaslı değil ama kime ağlıyor?”

Doğrusunu söylemek gerekirse sana:

“Benim ömrüme, senin zamanına ağlıyor.”

 

Bak bir, gözüm nasıl ağlar,

Her gece, geçen geceden artık ağlar.

Yıldız yağdıran, kan saçan gözümden

Olsa gözü yıldızın, kan ağlar.

 

Ayrılığınla uzayan gecem biter sonunda;

Çıkar bu vuslat sabahı gelir sununda.

Ayrılığında başımı tutan elim,

Vuslatında boynuna dolanır sonunda.

 

Sevdanla senin kor ateşte ey ay yüzlü,

Yanıp yakıldım, yüzsuyumu dökme.

Dövüşme kavgacı felek gibi benimle,

Sana kaçtım ben, sen benden kaçma!

 

Saf bağladı bahar orduları etrafında gülün

Geldi bulut, doldurdu incilerle eteğini gülün

Kalamaz bunlarla da canında teni gülün

Gelirsen sen çimene, ey harmanı gülün.

 

Vuslatında senin kenarda yaşanmalı,

Parça parça olmuş sineyle yaşanmalı.

Binlerce hileyle gönülsüz kalınmalı,

Binlerce çare bulup cansız yaşanmalı.

 

Ne sabır bir köşeye oturttu beni,

Ne akıl arzusuna gönlün ulaştırdı beni.

Sürüyor ya yar beni önü sıra,

Kurtarsın bundan ölüm artık beni.

 

Çaldı gönlümü dilber cilvesiyle ve gitti.

Gam ekledi gam üstüne gamzesiyle ve gitti.

Çok geç ele geçti ve çok erken gitti!

Saldı ateşlere beni ve duman gibi gitti.

 

Verdiği söz sevgilinin aklından gitti.

O sözleri, o vefayı rüzgara verdi ve gitti.

Bağladı ayağımı hileyle ve özgür gitti.

Çaldı ateşlere beni ve rüzgar gibi gitti.

 

Ne gönülde vuslatından eseri var.

Ne canın ayrılığından emanı var.

Zavallı gönlümündü bütün dünya,

Şimdi bin hileyle tek bir canım var.

 

                                                          Enverî

 

Güle sevdalanan, dikenin sataşmasından korkmaz,

 

Sevgilinin yüzüne hayran kalan, başkalarından korkmaz.

 

Kendi başından geçmiş, cesaretli delikanlı,

 

Kan döken hançerden, darağacından korkmaz.

 

Mansûr gibi “Ene’l-Hak” diye haykıran,

 

Sırlardan habersizlerin kınamasından korkmaz.

 

Ey hazine ve mücevher arayan, düşünme yılanı;

 

Hazineyi ve cevheri götürecek olan yılandan korkmaz.

 

Sevgilinin yüzünün ışığına aşığım, korkum yok ateşten,

 

Gönlü yanık kelebek, ateşten korkmaz.

 

                             İmâduddîn-i Nesîmî

 

 

 

Gözüm, yüzünün yansımasıyla bir güzeller evi!

 

Zincir gibi zülfünün ümidiyle senin,

 

Nice aşıklar var, hepsi bir deli!

 

Dudağından bir nükte, bir şeker parçası!

 

Küpünden bir damla, bir kadeh!

 

Senin güneş yüzünün aydınlığı karşısında,

 

Feleğin güneşi sanki küçük bir kelebek!

 

Neden kapatıyorsun yüzünü benden ey nazlı,

 

Yoksa bu miskin bir yabancıdan da mı değersiz?!

 

Senin yerin değil bu gönül, ancak ne yapayım,

 

Dünyada benim tek bu viranem var işte.

 

 

 

Devlet ve talih dostumuz olsaydı bizim,

 

Kendi vatanımızda yaşardık biz.

 

Feleğin çarkı dönseydi bizim arzumuzca,

 

Başkalarının şehrinde ne işimiz olurdu bizim.

 

 

 

Yazık bu zamanda bir tek dost yok,

 

İnsanlar içinde hiç sevindiren yok,

 

Bu zamanda gamsız olan,

 

Ya insan değil, ya bu dünyayla bağı yok.

 

 

 

Alçağız toprak gibi, yücelik işte bu,

 

Sarhoşuz aşk ile, akıllılık işte bu,

 

Bütün bu dertlerle adını anmayız dermanın,

 

Doğrusu, gerçek dertlilik işte bu.

 

 

 

Ne oturuyorsun Efzel, dostlar gitti,

 

Yaya kaldın sen, atlılar gitti,

 

Bahçede kim kaldı karga ve çaylak dışında,

 

Gümüş tenliler, güzel yüzlüler gitti.

 

 

 

Bilmediğin kadehi, ey gönül yudumlama,

 

Yaptığın kötülükleri unutma,

 

Ecel aslanı pusuda, dikkat et,

 

Aslan ormanında tavşan uykusuna dalma.

 

 

 

Yüz şehrin, yüz vilayetin valisi de olsan,

 

Usta sanatkar da, yetenekli de olsan,

 

Gerçek aşık da, dosdoğru zahit de olsan,

 

Birkaç gün geçer, sen de hikaye olursun.

 

 

 

Açılır sana gerçeğin kapıları,

 

Bağlanma hep bu geçici dünyaya;

 

Yok olacak bu dünya, öteki dünya sonsuz,

 

Yokluk kötü, sonsuzluk iyi, o zaman iyiye dön.

 

Adalet, doğruluk, şefkat ve cömertliğinle,

 

Kurtar bu kulunu ve işini kolaylaştır onun.

 

Hak etmedi bu kulun, bu sıkıntıları, bu acıları,

 

Bu sıkıntılarda boğulan bu garip de hak etmedi.

 

 Baba Efzel

 

 

 

Varlığım olmadığı zamanlarda,

 

Allah’tan başkası var değildi.

 

Varlık Mısr’ına geldiğimde,

 

Züleyha Yusuf’la birlikte değildi

 

Meleğin bana secde ettiği gün,

 

Baksana; Havva, Ademle birlikte değildi.

 

Ben yaşamaktan söz ettiğimde,

 

Mesîh Meryem’in teninde değildi.

 

Musa’mız Allah’la konuştuğunda,

 

Ortalıkta konuşan mevcut değildi.

 

Fazlullâh-i Hurûfî

 

 

 

Gurbet akrebi ciğerimi yaktı benim,

 

Bulamadı alçak sanki, dünyada başkasını.

 

Neden hedef yaptı? Diyorum zamanenin okuna,

 

Bu yüce, bilgisiz, adaletsiz felek tenimi benim?

 

Felek, faziletler ölçüsünde dönseydi eğer,

 

Makamım, ayın makamından aşağı olmazdı benim.

 

Hayır, hayır, felek de zaman da bilmez faziletin değerini,

 

Söylemişti babam bunu, gençliğimde benim.

 

Dünyada yaşasam da gece-gündüz,

 

Yedinci kat göklerde, gezdiğim yerler benim.

 

Oturmam ben seninle bu sarayda ey tenim,

 

Çağırır durur çünkü Îzed başka bir saraya beni.

 

 

 

Gönül gözünle gör, dünyanın gizliliklerini,

 

Görmez çünkü gizlileri, kafandaki gözlerin.

 

Nedir dünyanın sırrı, ey özgür ahali?

 

Gizlileri görmen, açıktakileri görmemendir.

 

Bağlayamazsın dünyayı demirle!

 

Hikmet zinciriyle bağla bu dünyayı.

 

Öteki dünyaya bir merdiven bu dünya,

 

Çıkmak gerek sonuna kadar bu merdiveni.

 

 

 

Çekmek istemiyorsan zararı kendine doğru,

 

Uzak tut dilini sen çirkin sözlerden,

 

Söz akılla söylenir. Kime akıl verilmedi?:

 

Sığıra, eşeğe, deveye ve diğer hayvanlara.

 

İnsanın konuşması, sahip olduğundandır;

 

Delilleri ortaya çıkaran, izah eden bir akla.

 

Emre uyarsan, bilge olursun, yoksa bilgisizlikten;

 

Cehenneme çevirirsin cennetleri sen.

 

Nâsır-i Hüsrev

Yorumlarınız