All for Joomla All for Webmasters

MEVLÂNÂ’NIN DÜNYASI

 

Abdulhüseyn-i Zerrînkûb, Costucû Der Tasavvuf-i Îrân, Tahran 1368 hş., (Çev. Prof. Dr. Nimet YILDIRIM).

 

Ferîduddîn-i Attâr’dan (ö. 618/1221) sonra Fars mistik şiiri, sınırları kestirilemeyen doruklara doğru tırmanmaya başladı. Bu zirvelerden en yüksek olanına bir tek Mevlânâ Celâluddîn (ö. 672/1273) erişebildi. Onun ardından da bu doruklar asırlar boyu kimselerin erişemediği sadece onun üstün yeteneklerine özgü makamlar olarak kaldı. Mevlânâ Celâluddîn’in gerçekte bütün Müslüman sûfîlerin hayatları boyunca biriktirdikleri bilgiler ve deneyimlerinin bir ürünü olan şaheser yapıtı Mesnevî, sadece fizikî açıdan bile Dante’nin İlahi Komedya’sının iki katı ya da Yunanca İlyad ve Odessa’nın toplamı kadardır. Ancak nitelik açısından bütün dünyada insanlık tarihi bo-yunca yazılmış şiirlerin, bir başka deyişle dünya şiir tarihinin erişilemeyecek en yüksek doruklarında şaşırtıcı bir ihtişam ve göz kamaştırıcı bir görkemle yerleşmiş benzersiz bir ruhanî yücelik ve ululuk göstermektedir. Fars tasavvuf edebiyatının bu eşsiz şaheseri, Dante’nin İlahi Komedya’sından yaklaşık yarım yüzyıl ya da daha az bir zaman önce kaleme alınmıştır.

 

Bütün bunlarla birlikte bu ünlü yapıtın ortaya çıktığı yıllarda Fars tasavvuf şiiri yaklaşık dört yüz yıllık bir miras üzerinde bulunuyordu. Şairin kendisi de bu engin miras deryasında özellikle Senâî-yi Gaznevî (ö. 525/1130) ve Ferîduddîn-i Attâr’ın eserlerine son derece ilgi duymaktaydı. Senâî konusunda müritlerine her türlü olağanüstü saygı ve tazimi öğütleyip tavsiye ederken ona karşı cephe alanları şiddetle eleştirip reddederken Mesnevî’de de kendisini “Hekîm-i Ğeznevî: Gaznelî Bilge” adıyla anıyor, arkadaş çevresinde de Senâî’nin İlâhînâme’si (Hadîka) müritlerin yeminleşmelerinde Kur’ân gibi bir değerli metin olarak görüyordu. Devletşâh’ın rivayetine göre Mevlânâ, Esrârnâme adlı eserini çocukluğunda bizzat kendisinden almış olduğu Attâr’a da yakın ilgi duymuş ve ona derinden, samimiyetle inanmıştır. Nitekim Mesnevî’sinde yer verdiği konular veya hikayelerden yaklaşık otuz beş tanesinin Attâr’ın eserlerinden alınma olması da, Nişâbur’lu bu ünlü şeyhin Celâluddîn üzerindeki geniş ve derin etkisini açıkça göstermektedir. Ahmed-i Eflâkî’nin, esrinin değişik yerlerindeki rivayetlerinden de Mevlânâ Celâluddîn’in öğrencileri ve müritlerinin; Attâr, eserleri ve özellikle de Musîbetnâme ile Mantıku’t-tayr’a özel bir ilgi ve saygı duyduklarından söz eder.

 

Bütün bunların yanı sıra Mevlânâ’nın en çok okuduğu ve üzerinde dikkatle durduğu kitap babasının notlarıydı. Kendisinin “Fevâyid-i Vâlid” adıyla andığı, rivayetlere göre Seyyid Burhanuddîn’in de Mevlânâ’yı sık sık okuması ve üzerinde düşünmesi doğrultusunda yönlendirdiği, ancak Şems-i Tebrîzî’nin Mevlânâ’daki bu esere ilgi ve sevgiyi görünce üzerinde yoğunlaşmasını engellediği söylenen Meârif-i Bahâ Veled. Öğrencileri ve müritleri tarafından derlendiği söylenen bu eser gerçekte Bahâ Veled’in sadece kendi notlarından oluşmaktaydı. Vaazlarının yer almadığı bu eser aynı zamanda onun birtakım rüyalarına ve hayal dünyasında canlandırdığı birtakım arzularına da yer vermekteydi. Bu açıdan bakıldığında eserde daha sonraları Mevlânâ’nın, Mesnevî’sinde de yansımalarını bulmuş birtakım sürrealist düşünce renklerine de rastlanmaktadır. Bu eser aynı zamanda her fırsatta -birileriyle, bir kadınla ya da bir komşuyla konuşma- uzaklarda bulunan birtakım uzun ve erişilmez düşünceleri kendisine ilham eden son derece hareketli ve sürekli zirvelere uçuşan bir düşünceyi de yansıtır. Mesnevî’de de açıkça görülen bu özellik gerçekte belirgin bir şekilde Mevlânâ Celâluddîn’e büyük ihtimalle babasından miras kalmış olması gereken özelliklerden biridir. Her halükarda söz konusu Fevâyid-i Vâlid adlı bu eserin etkisi öylesine ileri derecelere varmıştır ki Mevlânâ’nın bu eserden alıntılayarak ya da etkisinde kalarak Mesnevî , Fîhi Mâ Fîh ve Divan’ında bir şekilde aktarmadığı çok az şey kaldığı söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında Mecmûa-yi Makâlât ve Akvâl-i Şems, Mevlânâ’yı etkileme konusunda bu eserin gücünü ancak yetişebilmektedir. Çünkü Mevlânâ, Mesnevî’deki konuların, hatta hikayelerin önemli bir kısmını, bilerek ya da bilmeyerek almış olduğu Makalat ve Akvâl-i Şems’e borçludur. Makâlât-i Şems incelendiğinde bu iddianın doğruluğu açık olarak ortaya çıkmaktadır.

 

Öte yandan bir süre öğrencisi olduğu, babasının eski öğrencileri ve müritleri arasında yer alan Burhân-i Muhakkık’ın, Ma’ârif’inin de, Mevlânâ’nın birtakım düşüncelerinin kaynağını oluşturduğu görülmektedir. Bütün bunlarla birlikte Mesnevî’yi bütünüyle ve eksiksiz anlama için en temel kaynak Mevlânâ’nın bizzat kendi hayat tarzı ve felsefesidir. Çünkü Mesnevî’nin birçok işareti, simgesel ifadeleri ve sembolik anlatımı bizzat Mevlânâ’nın hayatı ve deneyimleriyle çok yakından ilişkilidir. Kendi dizelerinde yer verdiği “Güzellerin sırlarının, başkalarının sözlerine konu olması daha güzeldir” ifadesinden, oğlu Sultan Veled’in de belirttiği ve babasının birçok sözlerinde de yer aldığı gibi birçok evliya ve kutsal kişiliklerin üstün özellikleri ve güzel huyları hakkında aktardıklarının yine bizzat Mevlânâ’nın kendi halleri ve deneyimleriyle ilgili olduğu, buradan hareketle Mesnevî’nin aynı zamanda önemli ölçüde Mevlânâ’nın tasavvuf yolunda kat ettiği suluk aşamaları ve hayat felsefesini yansıttığı gerçeği ortaya çıkmaktadır.

 

Mevlânâ’nın müritlerinden, oğullarının ve torunlarının öğrencilerinden olan, aynı zamanda onların ocaklarında yetişmiş Şemsuddîn Ahmed-i Eflâkî tarafından Mevlânâ Celâluddîn’in ölümünden tam yetmiş iki yıl sonra, yine Mevlânâ’nın bir torununun isteği üzerine kaleme alınan Menâkıbu’l-ârifîn adlı önemli eserin kaynak toplama ve yazımı yaklaşık kırk üç yıl sürmüştür. Farsça metni Tahsin Yazıcı tarafından Türkiye’de yayınlanan eser, metninin ortaya çıkmasından önce de C. Huart tarafından yapılmış olan Fransızca çevirisiyle araştırmacıların bu alandaki ihtiyaçlarını karşılamaktaydı. Eserin ana teması; Mevlânâ, babası ve diğer bazı şeyhlerinin hayatları, makamları ve kerametleri konularıdır. Söz konusu birtakım rivayetler günümüz araştırmacıları için kabul edilebilir değerde görülmese bile yine de Mevlânâ, çocukları ve torunlarının, Konya’da yaşadığı çevre hakkında göreceli olarak birtakım konularda aydınlatıcı ayrıntılara yer vermektedirler.

 

Saîd-i Nefîsî (ö. 1895/1966) tarafından eleştirel metni yayınlanmış olan Risâle-yi Ferîdûn-i Sipehsâlâr bu tür eserlerden biridir. Bu eserin yazarı Ferîdûn b Ahmed-i Sipehsâlâr hayatının yaklaşık kırk yılını Mevlânâ’nın arkadaşları ve müritleriyle birlikte geçirdiğini iddia etmektedir. Risâle-yi Ferîdûn-i Sipehsâlâr muhtemelen eflâkî’nin eserinin tamamlanmasından önce kaleme alınmıştır. Ancak ifadeleri onun gibi son derece abartılı, olağanüstü anlatımlar ve kerametlere yer veren pasajlarla dopdoludur. Hatta Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’in, babasının hayatı, birtakım özgün halleri ve kerametleri konusunda hem manzum ve hem de mensur olarak kaleme almış olduğu Velednâme ya da İbtidâneme de sözü edilen abartılı kerametlerle doludur. Buna rağmen Mevlânâ’nın ölümünden on altı yıl sonra kaleme alınan bu eser, müritlerin çok hoşuna giden abartılara az yer vermesinin yanı sıra diğer özellikleriyle bir bütün olarak değerlendirildiğinde Mevlânâ, hayatı ve sıra dışı hallerine yer veren en değerli eser olarak kabul edilebilir. Bu menakıpname yazarlarının iç dünyalarındaki ruhsal heyecanları Bedîuzzamân-i Furûzânfer’in, Risâle Der Tahkîk-i Ahvâl-i Celâluddîn Mevlevî-yi Belhî adlı değerli araştırmasında da yansıması da son derece ilginçtir.

 

Mevlânâ Celâluddîn’in hayatında önemli ve kesin etkileri olan gelişmeler arasında Seyyid Burhâneddîn Muhakkik-i Tirmizî ve Şems-i Tebrîzî ile görüşmeleri en önemli olaylar olarak kabul edilir. Burhân-i Muhakkık her ne kadar Celâluddîn’i, çağın resmî ilimlerini öğrenmeğe, bu dalda öğrenimini tamamlamaya teşvik etse de bir yandan da ona, her şeyini tamamıyla resmî bilimlere teslim etmemesini salık vermekte; Şems-i Tebrîzî de Celâluddîn’i bütün varlığıyla sufî ruhanî eğitimi ortamına vermeğe zorlamaktaydı. Burhân-i Muhakkık’ın Maârif’i bir taraftan da elbette onun Mevlânâ’nın inancı ve düşünceleri üzerinde son derece etkili olmuş inançları ve öğretilerini de ortaya koymaktadır.

 

Bununla birlikte böylesine bir gönül birliği ve bu derece bir kaynaşma, onun hayatı ve geçirdiği ruhî değişimlerin farklı sahneleri bizzat Mesnevî’de diğer eserlerinden daha açık ve daha yoğun olarak izlenebilir. Nitekim onun “ney”i arifin ve ayrılıklar yaşamış kişinin ruhsal durumunu yansıtmakla birlikte aynı zamanda kendisinin bir özeleştirisi olarak da kabul edilmekte, hatta, Mesnevî’nin ilk bölümünde “dış görünümlerden ilgiyi kesmenin gerekliliği” konusunu işleyen “Cariye ve hükümdar” hikayesinde; bir şekilde de kendi hikayesini anlatmaktadır: burada olayın kahramanı, görünmeyen evrenden bir hekim’in (Şems-i Tebrîzî) işaretiyle resmî ilimler ve maddî bilgiyi simgeleyen ve kendisini tanrılık makamı ve metafizik evreni sembolize eden hükümdarlık makamına layık gören kuyumcuyla ilgisini kesmektedir. Her halükarda bir dereceye kadar onun ruhsal durumunu yansıtan özellikler sadece “Cariye ve Kuyumcu” hikayesinde değil, Mesnevî’nin başka birtakım hikayelerinde de söz konusu işaretler, simge ve semboller onun kişisel hallerini yansıtmaktadır.

 

Bütün bunlarla birlikte onun öz eleştiri tarzındaki birtakım ifadeleri de dikkat çekici bir şekilde söz konusu cariye hikayesinde yer almaktadır. Çünkü bu ayrılıklar yaşamış ve aşk ateşiyle kıvranan cariyenin varlığı, şairin sadece ruhanî ve metafizik evrenler konusundaki düşünce ve duygularını değil, hayatının geçmiş dönemleriyle ilgili birtakım sahneleri canlandırmaktadır. Şair, aynı zamanda sevgili ruhani mürşidi ve kendisinin ilham kaynağını Şems’in varlığı karşısında kaybetmiş, Anadolu’nun kendisine tattırdığı zevkler içerisinde aynı zamanda babasının göç etmesi sebebiyle kendisini dostlarından ayırmış ve uzaklara atmış olduğu Horasan ve Semerkant’ta geçirdiği yıllarının heyecan ve arzusuyla dopdoludur.

 

Bütün bunlarla birlikte Anadolu macerasının, ruhanî olgunluğa erişmesinin temel mayasını oluşturmasından ötürü o, elbette Horasan ve oradaki dostlarını Belh ve Semerkand’ın bütün çekici özellikleri ve tatlılıklarıyla, kendisine zevk veren yanlarıyla bile Anadolu hatırına unutabilirdi. Ancak onu, zaman zaman kamışlıktan ayrı kalmış bir kamış gibi vuslat arzusuyla yakıp kavuran, babasıyla birlikte Horasan’dan başlayan ruhun olgunluk aracı olarak kabul edilen yolculuğu, her tür hicret ve ruhanî seyahati tanımlamaktadır. Her halükarda onun bu göç hikayesi; başlangıcı karanlıklar ve belirsizliklerle karışık efsanelerle iç içe girmiş, sanılarla dolu bir rüyaya benzemektedir. Burada ortaya çıkan önemli problemlerden biri Mevlânâ’nın babası Baha Veled’in çağın resmî tasavvufuyla, şeyhler, tarikat silsileleri ve hangahlara ne derece bağlı olduğudur. Maârif-i Baha Veled, elbette onun sûfî çevreler ve ilmî tasavvufa olan ilgisinden, o dünyayla tanışıklığından söz etmektedir.

 

Belki o da yaşadığı çağların birçok vaizi gibi sûfîlerle de oturup kalkmıştır. Ancak zamanın resmî tasavvuf önderleriyle resmî ilişkiler içerisinde bulunup bulunmadığı konusunda elde bilgi yoktur. Câmî, Nefehâtu’l-üns’te tam da emin olmayarak şöyle der: “Bazıları Baha Veled’in Necmuddîn-i Kübrâ’ya yetiştiği, onunla görüştüğü ve onun halifelerinden olduğunu söylerler.” Bu olay tarihî açıdan asla problemli değildir. Hatta Bahâ Veled’in, Maârif’te bir yerde de söylediği gibi birtakım ifadeleri de bu görüşmenin olduğunu ve Bahâ Veled’in Harizm’e yapmış olduğu bir seyahati desteklemektedir. Söz konusu gezi 580/1184 yılı civarında ya da biraz öncelerde gerçekleşmiş olmalıdır. Bu dönemlerde Necm-i Kübrâ da Harezm’de bulunmaktadır. Bu seyahatten Mearif-i Baha Veled’te açık olarak söz edilmemesi, gerçekleşmemiş olduğunu göstermez. Çünkü, eserde Harezmşah’ın huzurunda Bahâ Veled’in konuşmuş olduğuna işaret edilmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi Necm-i Kübrâ da o yıllarda Harezm şehrindedir. Dolayısıyla Bahâ Veled’in onunla görüşmesine hiçbir engel yoktur. Mearif-i Baha Veled’in bizzat kendisinde de Şeyh-i Kübrâ’nın yakın çevresinde yaygın olarak elden ele dolaşan Vakâyi’u’l-halve’den aktararak belli ölçülerde Şeyh-i Kübrâ’nın nüfuzu ya da onunla ilişkiler ve sohbetlerden söz etmiş olması mümkündür. Ancak şeyh ile birlikteliğin resmî iradeyle mi gerçekleşmiş olup olmadığı ve sonuçta da Bahâ Veled’in, Necmuddîn’in halifelerinden biri olup olmadığı konusunda kesin bir bilgi yoktur.

 

Sadece bir arada bulunmayı bile zaman zaman icazet ve hilafet ünvanı vermek için yeterli gören ve bu gerekçeyle de “Velitraş” diye bilinen Şeyh Necmuddîn-i Kübrâ’nın birliktelikleri uzun süreli olmasa da Belh’in Bilginler sultanını halifeleri arasına alması için herhangi bir engel yoktur. Ancak onun böyle bir gelişmeden –gerçekleşmiş olduğu düşünülürse- Meârif-i Baha Veled’de söz etmemesi uzak bir ihtimal olarak görülmektedir. Buna ek olarak Baha Veled ile Necmuddîn-i Kübrâ arasındaki inanç ve düşünce ayrılıklarıyla sözleri ve öğretileri arasındaki farklılıklar Bedîüzzamân Fûrûzânfer gibi birtakım araştırmacılar için bu ikili arasındaki ilişkinin şüpheli olduğu kanısını uyandırmaktadır. Gerçekte Bahâ Veled ile Necmuddîn-i Kübrâ arasında sözü edilen müritlik ve mürşidlik ilişkisi gibi bir beraberlik söz konusu olsaydı, en azından Mevlanâ Celaluddîn’in eserlerinde de yankı bulmalıydı. Öte yandan Mevlânâ’nın bizzat kendi düşünce yapısıyla Necmuddîn-i Kübrâ’nın düşünce dünyası birtakım farklılıklar göstermektedir….

Yorumlarınız